Hüsnüyusuf

Çocukken bütün bitkiler hakkında bilgi sahibi ve onlarla iletişim kurabilen bir şifacı sanırdım ananemi. Öyle olmasaydı baktığı o bahçe nasıl bu kadar güzel, nasıl bu kadar verimli olabilirdi?


Hangi çiçeğin bahçenin neresinde daha iyi yetişeceğini, ne zaman ve ne kadar suya ihtiyacı olduğunu, hangi çiçeğin bir diğeri ile komşu olmayı kabul edeceğini bildiği için çiçekler öylesine renkli, parlak ve gürdü. Kimi zaman bana çiçeklerin hikâyelerini anlatır, türkülerini söylerdi.


Herkes ve her şey ona saygı duyardı. Sağından solundan geçsem hemen bana kızıp dallarıyla kolumu, yüzümü çizen, yolumu kapatan ağaçlar ona hiç zarar vermez üstüne üstlük meyvelerini cömertçe ikram ederdi. Beni ısırmadan, sokmadan geçmeyen her türlü börtü böcek ona hiçbir şey yapmaz, yanından sakince geçer giderdi.


Ne zaman biri hasta olsa ya da birileri yaralansa herkes önce ananeme gelir, derdini anlatırdı. O hastaları nasıl tedavi edileceğini, hangi bitkinin iyi geleceğini şaşmaz bir doğrulukla bilir, iç sıkıntısı çekenlerin gönlünü hoş edecek şeyleri hemen bulurdu.


Başka nedenleri de olsa en çok ananemin ilgisi nedeniyle yaz tatillerimi hep Kalecik’te geçirmek isterdim. İlk kez o tatillerin birinde gördüm hüsnüyusuf çiçeğini. Sardunya, kasımpatı, menekşe, karanfil, tokat çiçeği, küpeli, lavanta, gül gibi pek çok çiçeği görmeye alışık olduğumdan hüsnüyusufu ilk diktiği yıl bana daha da güzel gelmişti ananemin bahçesi. Belki de yeni olduğu için diğerlerinden daha çok sevmiştim farklı renklerle bezeli minicik çiçekleri olan hüsnüyusufu.

Ananemin toprağa, çiçeğe ve suya alışkın elleriyle hüsnüyusufların çevresini temizleyişini bugün gibi hatırlıyorum. Benim bu çiçekleri çok sevdiğimi anlayan ananem “kuzum neden bu çiçeğe hüsnüyusuf demişler bilir misin?” diye sordu. Cevap vermeme fırsat bırakmadan da “hatırlar mısın sana Yusuf peygamberin hikâyesini anlattıydım” diye devam etti.


Ben de onun anlattığı her şeyi hatırladığımı gösterme fırsatı bulduğuma sevinerek, “Yakup peygamberin oğlu çok yakışıklı olan Yusuf peygamber değil mi?” diye devam ettim. “Hani Züleyha, Yusuf peygambere âşık olunca onu kınayan kadınlara ders vermek için bıçakları keskinleştirip elma soyarlarken Yusuf peygamberi kadınlara göstermişti de, tüm kadınlar ellerini kesmişti.”


“Akıllı kuzum benim, tastamam o” dedi ananem. “Züleyha, Yusuf peygambere senin yüzün çok güzel dediğinde, Yusuf peygamber, ilk toprak olacak o’dur, diye cevap vermişti ya… işte bu hüsnüyusuf çiçekleri ilk defa onun yüzünün çürüdüğü topraktan çıkmış.” Zaten güzelliğine hayran olduğum çiçeklerin hikâyesini duyunca dayanamadım “Anane, bu hüsnüyusufları saksıya diksek olmaz mı?” diye sordum.

“Dikilir de kuzum ne yapacağız saksıda bu çiçekleri, yerlerini sevdiler bak ne güzel açıyorlar” dedi.


“Çok güzeller evde çok güzel olurlar, ne olur eve alalım mı onları?” diye yalvardım. Kırmadı, kıramadı beni. Eve gitti, elinde iki tane boş Vita yağı kutusuyla geldi. Sarı ve kaba tenekeleri hiç yakıştıramadım bu güzelim çiçeklere. Ancak bu şekilde evde olabileceklerini bildiğim için de bir şey demedim. Ama ananem bakışıyla anlardı neler düşündüğümü neler hissettiğimi. “Şimdilik bunlara dikelim de eğer tutarsa sen Ankara’ya gittiğinde evinizde güzel saksıya dikersin, olur mu kuzum?” dedi bana. Nasıl sevindiğimi hatırlıyorum.


“Söz anane onlara çok güzel bakacağım” deyip sarıldım ona, ellerindeki kutulara aldırmadan. Yaz tatilimin ortalarından itibaren hüsnüyusuflar ananemin evindeydiler. Sevincimden fark edemedim onun kurduğu düzeni, farklı çiçeklerle oluşturduğu uyumu bozduğumu, bir yıl önceden ayarlanmış olan hüsnüyusufların yerinin yaz boyunca boş kalacağını... Ben isteğime kavuşmanın neşesiyle her gün çiçeklere bakıyor, onlarla konuşuyor ve toprakları kuruyunca suluyordum.


Kuzenler ve arkadaşlarla bahçede özgürce oynamalar, hesapsızca ağaçlardan meyve toplayıp yemeler, ineklerle, koyunlarla kuzularla ilgilenmeler derken yaz tatili büyük bir hızla geçti. Bir çırpıda Ankara’ya geri dönme zamanı gelivermişti.


Ağustosun son haftasında annem ve babam gelmişti beni geri götürmeye. Benim için yaz tatilinin son günüydü artık. İçime arkadaşlarımdan, kuzenlerimden ayrılmanın sızısı çökmüştü. Ananemin bizlere sunduğu özgürlüğü ve keyfi bırakıp her gün defalarca inip çıkmak zorunda olduğum dik bir yokuşun tepesindeki o gecekonduya gitmeyi hiç istemediğimden elimden geldiğince oyalanmaya başladım. Annemler hemen beni bulamasın diye bahçenin en uzak yerlerinde geziniyordum.


Çocuk aklımla Ankara’ya dönüşü ne kadar geciktirirsem o kadar mutlu oluyordum, ancak bu çocuksu tutumum babamın otoriter sesi ve dövmekten beter eden yeşil bakışlarıyla karşılaşıncaya kadar devam etti. Sonrasında apar topar hazırlanışımı ve otobüse yetişmek için acele etmek zorunda olan büyüklerin hızlarına ağlamaklı bir edayla yetişmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Bir yandan da “eğer otobüsü kaçırırsak görürsün sen gününü” diyen babamın sesini.


Ellerimizde ananemin hazırladığı kışlıklarla dolu çantalarla zar zor yetişebildik otobüse. İçeri girer girmez sigara kokusu ve havasızlık nedeniyle midemi bulandıran 302 model otobüste koltuklarımıza oturduğum zaman hissettim sarı renkli yağ kutularının yokluğunu.


Babama hüsnüyusufu almak için geri gitmem gerektiğini söylediğimde gün boyu yaptığım mızmızlıklardan illallah etmiş olmanın hışmıyla yüzüme aşk ettiği tokadı bugün bile hatırlarım. “Gün boyu dere tepe gezeceğine getireceklerini hazırlasaydın. Senin yüzünden yetişemeyecektik otobüse. Tek kelime etme otur yerinde” talimatının ardından gözlerimdeki yaşı tutamayıp ağladığımı kimse görmesin diye koltuğun içine gömülü olarak geçirdim o bir buçuk saatlik yolculuk, en uzun ve en zorlu yolculuklarından biriydi hayatımın.


Otuz yılı aşkın süreden sonra şimdi tüm bunlar çiçekçilerin önünden geçerken bir çocuğun “Aaa anane bak küçük karanfiller” diye hüsnüyusufu işaret ettiğini görünce geldi aklıma. Artık ne elinin değdiği yer cennete dönüşen ananem ne de o yeşil bakışıyla hizaya gelmemi sağlayan babam hayatta. Yaşantıma kattıkları o güzel anlar ve birden onulmaz bir boşluk bırakarak bu dünyadan gidişlerinin sızısı dururken yüreğimde o çocukla konuşmak istedim önce, sonra cesaret edemedim. Kocaman bir adamın gözlerinde yaşlarla bir çocukla konuşması doğru değildi, hem de yetişmesi gereken bir otobüs varken.


Eğer gözlerimdeki yaşı kontrol edebilsem ve otobüse yetişmek zorunda olmasam “onlar karanfil değil hüsnüyusuf, yani güzel yüzlü Yusuf’un çiçeği” demek isterdim. Ve şöyle devam ederdim cümleme büyük ihtimalle “sana çiçek veren, isimlerini ve hikâyelerini öğreten ananenin elini sık sık öp çok geç olmadan…”

0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

ŞAHİT